1937: Stalin’in Terör Yılı: Sunuş

Mehring Yayıncılık, Rus Marksist tarihçi ve sosyolog Vadim Zaharoviç Rogovin tarafından yazılan ve Almancadan Türkçe çevirisi Selçuk Eralp tarafından yapılan 1937: Stalin’in Terör Yılı adlı eserin yayına hazırlandığını duyurmaktan büyük memnuniyet duyar. 18 Eylül’de 25. ölüm yıldönümünü andığımız Rogovin’in bu son derece önemli eserinin Sunuş bölümünü aşağıda yayımlıyoruz.

Bu eser, bir Rus Marksist tarihçinin Sovyetler Birliği tarihindeki en trajik ve can alıcı yıl üzerine yaptığı ilk büyük çalışmadır. Yayımlanan arşiv belgeleri de dahil olmak üzere Sovyet materyalleri hakkında ansiklopedik bir bilgiye sahip olan Profesör Rogovin, Stalin’in tasfiyelerinin nedenleri, etkileri ve sonuçları hakkında ayrıntılı ve derin bir analiz sunuyor.

Rogovin, terörün temel işlevinin ve amacının Stalin’in bürokratik rejimine karşı azımsanmayacak sosyalist muhalefetin fiziksel olarak yok edilmesi olduğunu gösteriyor. Dahası, Rogovin bu tarihsel trajedinin tam merkezine, çoğu çağdaş tarihçinin çeşitli ideolojik nedenlerle görmezden gelme eğiliminde olduğu önemli bir siyasi figürü yerleştiriyor: Lev Troçki. Rogovin, tasfiye hareketini Stalin’in Troçki’nin etkisinin tüm kalıntılarını ortadan kaldırma kararlılığından ayrı anlamanın mümkün olmadığını vurguluyor. Troçkizm, yıllarca süren baskılara rağmen, SSCB içinde önemli bir desteğe ve devrimci potansiyele sahip güçlü bir akım olarak kalmıştı.

Vadim Rogovin (1937-1998) Felsefi Bilimler Doktoru ve Moskova’daki Rusya Bilimler Akademisi Sosyoloji Enstitüsü’nün önde gelen araştırmacılarındandı. Kendisi sosyal politika sorunları, sosyal düşünce tarihi ve eski SSCB’deki siyasi hareketlerin tarihi üzerine sekiz monografi de dahil olmak üzere 250 bilimsel çalışmanın yazarıdır.

Rogovin, akademideki neredeyse tüm meslektaşlarının aksine, perestroyka yıllarında ve SSCB’nin çöküşünün ardından Marksist ve sosyalist görüşlerinden vazgeçmedi. Troçkizmi savunduğunu açıkça ilan etti ve hayatının son on yılında kendisini meşgul edecek olan entelektüel projeye girişti: 1923-1940 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde Stalinizme karşı Marksist muhalefetin tarihini yazmak.

Rogovin, 1998’de kansere yenik düşmeden önce, planlamış olduğu yedi ciltten altısını tamamladı. 1996’da yayımlanan 1937: Stalin’in Terör Yılı, bu benzersiz dizinin dördüncü cildidir.

Rogovin’in faaliyetleri araştırma ve yazma ile sınırlı kalmadı. 1993 yılında Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ile temas kurdu. DEUK ile yakın bir siyasi ve entelektüel ilişki geliştirdi ve programıyla dayanışma içinde olduğunu açıkça ilan etti. 1995 ve 1998 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, Almanya ve Avustralya’da Uluslararası Komite tarafından organize edilen konferanslar verdi.

***

Sunuş

Tarihçiler, der vaktiyle Hegel

Peygamberlerdir keskin bakışlı

Kehanette bulunurlar

Maziye dönüp bakarak

B. Pasternak

Kruşçev’in SBKP’nin 20. Parti Kongresi’ne sunduğu tüm dünyayı heyecanlandıran raporundan sonra sosyalizmin en tutarlı taraftarları 1936 ile1938 yılları arasındaki büyük terörün resmi ağızlardan açığa çıkarılmasıyla Stalinizmin özünün kavranmasını ve tüm sosyalist ülkelerle komünist partilerinde aşılmasını sağlayacak uzun vadeli bir çalışmanın başlayacağı kanaatine sahip oldular. Bu görevin fazlasıyla karmaşık karakterine atıfta bulunan Bertolt Brecht şöyle yazıyordu: “Stalinizmin tasfiyesi sadece yığınların bilgeliğinin parti tarafından devasa bir seferberliğiyle mümkün olabilir ve bu da dosdoğru komünizme giden yoldan geçer.”[1]

1937: Stalin'in Terör Yılı'nın İngilizce basımının kapağı.

Stalinizm döneminin trajik içeriğinin geçmiş herhangi bir dönemle karşılaştırılamayacağını saptayan Alman şairi ve komünisti Johannes R. Becher de benzer düşünceleri dile getirmişti: “Bu trajedi ancak öyle olduğu kavranıp kabullenilirse ve bu iş için çağrılı güçler bu trajediyle hesaplaşmayı göze alırlarsa aşılabilir.” “Sosyalizm sisteminin dünya ölçeğindeki” güvencesi “onun evriminde duraksama olmamasıdır.” Becher haklı olarak “bu trajik durumun sadece bunun parçası olup buna karşı mücadele etme çabasına girişmiş olan insanlar tarafından tam anlamıyla yansıtılabileceği” görüşündeydi; “tüm bu trajediyi içerden yaşamış olan insanlar, yani sosyalistler ve daima sosyalist kalmış olanlar tarafından.”[2]

Maalesef 20. Parti Kongresi tarihinde artık Sovyetler Birliği’nde ve yabancı komünist partilerde gerçek komünist mantığa sahip ve Stalinizme karşı etkin mücadele verebilecek hemen hemen hiç kimse geriye kalmamıştı. Bunların en büyük bölümü hunharca yürütülen temizlik hareketlerinde imha edilmişti. SBKP’nin ve diğer komünist partilerin neredeyse o zamanki bütün önderleri Stalinist caniliğe ya herhangi bir şekilde ortak olmakla ya da onu ideolojik olarak haklı göstermek ve gerekçelendirmekle lekelenmiş ve düşünce tarzları Stalinizmin metastazları tarafından içten içe yavaş yavaş kemirilmişti. Bunun, esasında topyekûn Stalinizmi değil onun sadece canavarca cinayetlerini hedef alan Kruşçev’in raporunun içeriği üzerinde etkisi olacaktı. Bu raporun ana fikri, ifadesini Stalin’in 1934’e kadar “Lenin’in öğretisinin düşmanlarına karşı aktif bir şekilde Leninizm için mücadeleye giriştiği, bu öğretiyi tahrif edenlere karşı onu savunduğu” ve “ülkeyi biricik doğru yoldan, Lenin’in yolundan döndürmeye çalışanlara, Troçkistlere, Zinovyevcilere, ‘Sağcılara’, burjuva milliyetçilerine karşı” mücadelenin başını çektiği iddialarında bulur. Kruşçev’in açıklamalarına göre Kirov’un öldürülmesinden sonra “iktidarı gittikçe daha fazla istismar eden” Stalin “parti ve devletin mümtaz görevlileriyle hesaplaşmaya, dürüst Sovyet insanlarına karşı terörist metotlar kullanmaya” ilk olarak başlamıştır.[3]

Kruşçev daha da ileriye gitmiş, devlet terörü uygularken Stalin’in motivasyonunun “işçi sınıfının, emekçi yığınların çıkarlarını, sosyalizmin ve komünizmin zaferinin çıkarlarını” savunmak olduğunu iddia etmiştir. “Stalin’in yaptıkları düşüncesiz bir despotun eylemleriydi denilemez. O, emekçi yığınların partisinin çıkarları adına devrimci kazanımların korunması amacıyla böyle davranması gerektiğini düşünüyordu. Gerçek trajedi buradadır!”[4] Bu sözlerden Stalinist terör sanki Sovyet halkının ve Bolşevik Parti’nin trajedisi değilmiş de Stalin’in kişisel trajedisiymiş noktasına gelinir. Bu düşünce daha açık ifadesini SBKP MK’sinin 30 Haziran 1956 tarihinde “Kültleştirmenin ve Getirdiklerinin Aşılması Üzerine” diye aldığı kararda “Stalin’in trajedisinin” kanunsuzluklarda ve “onursuz yöntemlerin” uygulanmasında yattığının direkt olarak söylenmesinde bulmaktaydı.[5]

Kruşçev, bu “buzların çözüldüğü” yıllarda Sovyet insanlarının bilincine ekilen yanlış versiyonu, Stalin hakkındaki değerlendirmesini defalarca yinelediği 60’lı yılların sonlarındaki anılarında ilk olarak terk etmişti. Burada Stalin’i doğrudan doğruya “kanunlar tarafından yönetilmeyenler dışında her devletin cezalandıracağı caniyane suçlar işlemiş” bir katil olarak tanımlıyordu.[6] Kruşçev haklı olarak Stalin’in suçlarını “kendisine yararlı, kişisel amaçlar için değil, halk için duyduğu kaygıyla” işlediği yönünde görüşlere sahip olanların “oldukça dar kafalı bir mantığa” sahip olduklarını yazmıştı. “Saçmalığın daniskası! Halk için duyulan kaygıyla onun en iyi çocuklarını katletmek.”[7] Ancak burada şunu eklemek gerekir ki, Kruşçev’in bu “saçmalık” ve “dar kafalı mantık” üzerine olan düşünceleri, 20. Parti Kongresi’ne sunduğu raporun etkin değerlendirmelerini “zayıflatan” bazı kendi ifadeleri ve bir dizi sonraki beyanı ve kaleme aldığı metinlerle de tamamıyla ilintilendirilebilir.

Anılarının “Stalin Hakkındaki Mülahazalarım” bölümünde Kruşçev, partideki ve ülkedeki muhalif seslerin taşıyıcılarının Stalin tarafından “Büyük Temizlik” ve “İmha”ya maruz bırakılmasının sebepleri hakkında esas olarak eski resmi konuşmalarına ve metinlerine göre farklı bir yargıya varmaktaydı. Şöyle yazıyordu: “Çarlık rejiminde Lenin’in önderliğinde yeraltında çelikleşmiş o ilerici insan tipi imha edildikten sonra, devamla, partide, Sovyetler’de, devlette, bilim alanında, ordudaki yönetici kadroların sürekli imhasına ve aynı şekilde Stalin’in hoşlanmadığı yaşam tarzına ve düşüncelere sahip olan milyonlarca sıradan insanın yok edilmesine geçilmişti... Bizi nereye sürüklediğini gördüklerinde onlardan bir kısmı elbette onu desteklemeyi bırakmıştı. Stalin kendisine karşı muhalif pozisyonda büyük bir grup insanın var olduğunu anlamıştı. Muhalif tavır kendiliğinden anti-sovyetik, anti-Marksist, parti karşıtı bir anlama gelmez.”[8] Stalin’in caniliği hakkındaki soruşturma belgeleri üzerinden derin mütalaalar yürüten Kruşçev böylelikle iki önemli sonuca varmıştı: 1. Parti içi muhalefet ille de kötü bir şey değildir (Sovyet insanlarına on yıllar boyunca öğretilmeye çalışılan ise buydu); 2. Anti-Stalinist güçler 30’lu yıllarda sayı olarak epeyce çoktu.

Büyük Temizlik’in politik anlamını ona denk düşen bir şekilde anlama gayretindeki Kruşçev, bu temizliği Stalin’in Marksist teorinin ve Bolşevik politik pratiğin temellerinden kopuşuyla açıklıyor ve Stalin’in terörü direkt olarak, “parti içinde, partiyi yeniden Leninist parti içi demokrasiye geri döndürmek ve ülkeyi demokratik bir toplumsal inşaya yöneltmek isteyecek herhangi birilerinin veya herhangi bir grubun çıkma olasılığını bertaraf etmek maksadıyla” zincirlerinden boşandırdığına işaret ediyordu. “Stalin halkın hayvan gübresine benzediğini, güçlünün peşinden giden şekilsiz bir yığın olduğunu söylerdi ve bu gücü kendi görüşüne ters düşen bir şekilde olayların doğru kavranışını ve akıllı mülahazaları besleyebilecek ne varsa hepsini yok etmekle gösterdi. İşte SSCB’nin trajedisi de tam buydu.”[9] Burada Kruşçev ilk defa Büyük Terör’ü Stalin’in trajedisi olarak değil, ülkenin ve halkın trajedisi olarak tanımlamaktaydı.

Stalin mitinden kurtulmanın Kruşçev için ne kadar karmaşık bir durum olduğunu, anılarının bu sayfalarında bile 20. Parti Kongresi’ne sunduğu rapordaki bazı faraziyeleri yineleyişi göstermektedir. O halen Stalin’in yaptıklarını, “temeldeki tarih anlayışında Marksist kalmasıyla, Marksist düşünceye sadık bir kişi olmasıyla, bu anlamda pozitif” olarak tanımlamaktadır. Marksist teori hakkındaki bilgisi zayıf olan Kruşçev “Troçkist” tezi sadece bir hipotez olarak ileri sürmeye yeltenebilmişti: “Acaba Stalin tamamen dejenere olmuştu, genel olarak sosyalizm fikrine karşı çıkmaktaydı ve bundan dolayı mı onun taraftarlarını imha etmişti?” Ama bu kadarcık. Hemen akabinde böyle bir sorgulamayı kategorik olarak reddediyordu: “Kesinlikle öyle değildi. Stalin ilke olarak sosyalizm idealine bağlı kalmıştı.”[10] Sonuç olarak Kruşçev, değerlendirmelerini hiçbir şekilde yerine oturtacak bir konumda değildi. Stalin’in terör eylemlerinin sırf psikolojiyle, neredeyse klinik vaka olarak açıklanmasına sıkışıp kaldı: “Bunlar acaba gerçek bir Marksistin davranışları mıydı? Bu bir despotun veya hasta bir insanın tutumuydu... Bu tür davranışlar mazur görülemez... Öbür yandan Stalin prensip olarak (ama somut olarak yaptıklarında değil) bir Marksist olarak kaldı. Ve eğer onun hastalık derecesindeki güvensizliği, gaddarlığı ve ihaneti dışarıda bırakılırsa, durumu doğru ve makul değerlendirmiştir.”[11] İşte destalinizasyona en aktif önayak olan ve onu en faal bir şekilde gerçekleştiren kişinin yakasını Stalinist geçmiş böyle bırakmamıştı. Brejnev‐Suslov yönetiminde uzun yıllar boyunca Stalinizm konusuyla meşgul olmanın yasaklanmasının ve “Perestroyka” karmaşasından sonra tarihsel geçmişimizin “aşılmasının” ardından Kruşçev’in (genel olarak Stalinistlerin) bu fikirlerinin 90’lı yıllarda eski Sovyet cumhuriyetlerinde kendilerini “Komünist” olarak adlandıran birçok parti ve gruplaşma tarafından devralınmasına şaşırmamak gerekir.

Stalin’in “peşinde birileri varmışçasına hezeyana dönüşen” kuşkularını Büyük Temizlik’in asıl sebebi gören versiyon, 50’li yılların ikinci ve 60’lı yılların ilk yarısındaki tarihsel çalışmalarda istikrarlı bir yer tutmuştu.[12]

Hatta “Yejovsçina”nın* Stalin’in kişisel patolojik özellikleriyle açıklanışı Sovyet tarihine derinliğine vakıf bazı Batılı Sovyetologlarla ilk Rus göçmenleri arasındaki bu tarihe hâkim bazı şahsiyetler için bile tipikti. Bu versiyon eski Menşevikler N. Valentinov ve B. Nikolayevski arasındaki mektuplaşmalarda ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu konu hakkında mektup alışverişiyle sürdürülen aralarındaki tartışma, devlet terörünün, asılsız iddialara dayanan toplu infazların, “Komünist sistemin” hiç de zorunlu ve ayrılmaz karakteristik bir özelliği olmadığının açığa çıktığı 1954 ile 1956 yılları arasında geliştirilmişti. Stalin’in ölümünden hemen sonraki günlerde ardılları, boyutları itibariyle 30’lu yılların terörünü gölgede bırakabilecek yeni bir terör dalgasını kıl payı durdurdular. Bir ay kadar sonra da “Doktorlar Davası”nın, Stalin’in son caniliklerinden birinin sahte düzenlemelere dayandığı duyuruldu. Akabinde Stalin’in ardıllarının önceki yıllarda ve onlarca yıl boyunca suçsuz olarak mahkûm edilenlerin serbest bırakılmasına ve itibarlarının iade edilmesine başladıkları görüldü. Bu şartlar altında Valentinov, Nikolayevski’yi “Yejovsçina”nın baştan sona Stalin’in paranoyasının, yani insanın sürekli yinelenen çıldırtıcı fikirlere tabiiyetiyle kendisini gösteren psikolojik bir hastalığın ürünü olduğuna ikna etme gayreti içindeydi. Valentinov bu versiyonu temellendirmek için güya SBKP (B) MK üyesi V. İ. Mejlauk’tan kaynaklanan bir ifadeye dayanmaktaydı. Majlauk 1937’de Enternasyonal fuar için Paris’e giden kardeşinin yardımıyla sözüm ona “çok sayıda çeşitli önemli ayrıntıyla birlikte”[13] Stalin’in hastalığı (paranoya) hakkındaki bilgileri yurt dışına aktarmıştı.

Nikolayevski Valentinov’a cevabında onu onaylamaktaydı: Stalin yaşamının son yıllarında “ölçüyü kaçırmış ve Buharin’in ‘dozaj dehası’ diye nitelediği kişi olmaktan çıkıp gerçeklikle bağını yitirmiş bir şahsa dönüşmüştü.” Nikolayevski sadece “bu çizgiyi, aksi takdirde güya kendisini yok edecek muarızlarının, caniyane ama inceden inceye hesaplanmış ve (onun bakış açısına göre) dozajı doğru ayarlanmış imhası eylemi olan ‘Yejovsçina’yı açıklamak için geçmişe doğru çekme çabalarına itiraz ediyordu.”[14]

Nikolayevski Bolşeviklerin Stalinizme karşı direnişleriyle ilgili kendi versiyonunu gerekçelendirirken ya pek önemli olmayan olgulara (Buharin’in 1934’de İzvestiya’nın redaktörlüğüne atanışı ve “proleter hümanizm”e yönelen bir çizginin propagandasını yapması) ya da belirgin bir şekilde şüphe götürür bilgilere (“1932’den itibaren Stalin Politbüro’da ve MK toplantılarında artık çoğunluğa sahip değildi”) başvurmaktaydı. Mamafih Nikolayevski’nin “tüm ‘Yejovsçina’nın şeytani ve inceden inceye hesaplanmış bir oyun, bir vahşet olduğu ama bir çılgınlık olmadığı”[15] yönündeki düşüncesi esas itibariyle yerindeydi. Nikolayevski bu düşünceyi geliştirirken şuna işaret etmekteydi: “Mejlauk gibi insanlara göre temizliğin hiçbir anlamı yoktu ve Stalin delirmişti. Gerçekte ise Stalin delirmemişti ve belli bir çizgi izliyordu. Eski Bolşevikler kesimini yok etmesi gerektiği hükmüne en geç 1934 yazında varmıştı ve derhal bu planın hazırlığına geçti.”[16]

Nikolayevski kendi çıkarlarına aykırı hareket ediyor olsa Stalin’i paranoyak olarak sınıflandırmayı kabullenebileceğini yazmıştı. İlk bakışta adeta böyle bir aykırılık da vardı. Stalin amansızca yaklaşan savaşın arifesinde sadece ülkenin savunusu için çalışan parti ve devletin başındakilerin önemli çoğunluğuyla binlerce işletme müdürünü, mühendisi ve bilim insanını değil aynı zamanda ordunun yabancı bir işgale karşı ülkenin savunulmasında gereksinim duyulacak olan neredeyse tüm en üst komutanlarını imha etmişti. Ama daha derinliğine bir analiz Stalin’in yaptığı Büyük Temizlik’in onun parti, ülke ve uluslararası komünist hareket üzerinde sınırsız iktidar kurmasına baştan sona yaradığını göstermekte. Nikolayevski’nin haklı olarak saptadığı gibi Stalin “caniyane bir politika izlemektedir ama diktatörlüğü ayakta tutabilecek tek yol da buydu. Onun davranışları bu politika tarafından belirlenmişti. O bir Caligula çıldırmışlığıyla terör uygulamıyor, kendi aktif sosyolojisinin bir unsuru haline getirdiği için ona başvuruyordu... Milyonlarca insanı öldürdü ve özellikle tüm Eski Bolşevik kesimi imha etti. Çünkü bu kesimin onun ‘komünizmine’ karşı olduğunu anlamıştı. 17. Parti Kongresi MK’si ve bu kongrenin katılımcıları Stalin tarafından yok edildi. Çıldırdığından dolayı değil, karşıtlarının niyetlerinin farkına vardığından dolayı böyle oldu… Kruşçev onu normal olmayan bir insan olarak tanımlamak istiyor. Onun için bu çetenin suç ortağı olduğunu teslim etmektense her şeyi çıldırmış bir tek kişiye havale etmek daha uygun düşmekte.”[17]

Nikolayevski’nin mülahazalarında özel bir ilgiyle üzerinde durduğu, Stalin’in 30’lu yılların sonuyla 50’li yılların başındaki ruh halleri arasında bir farklılık olduğu düşüncesiydi. Stalin’in yaşamının son yıllarındaki peşine düşülmüşlük hezeyanlarını ve diğer patolojik semptomlarını sadece Kruşçev yazmakla ve dile getirmekle kalmıyor, aynı zamanda Stalin’in yakınında yer almış ve onu itibardan düşürme niyeti taşımayan insanlar da bunu zikrediyorlardı. Molotov yazar Çuyev’e “yaşamının son döneminde onun (Stalin’in)” kesinlikle “peşinde birilerinin olduğu hezeyanına kapıldığından” bahsetmiştir.[18] S. Alliluyeva şöyle yazmıştı: “Ününün ve iktidarının doruğunda babam ne memnun ne de mutluydu... Ben 27 yıl babamın ruhsal çöküntüsünün tanığı oldum ve günbegün insancıl olan her şeyin onu terk ettiğini ve gittikçe daha fazla karanlık bir heykele dönüştüğünü gözlemledim... Tüm dünyaya karşı öfkeliydi ve artık kimseye güvenmiyordu.”[19]

Oysa ki devlet terörünü uygulayabilmek için Stalin koskoca mekanizmayı bütünüyle kendi sıkı ve etkin kontrolü altında tutuyordu. Bir dakika için bile bu kontrolü kaybetmiyor ve zayıflatmıyordu. Davranışlarında hiçbir paranoyak huzursuzluk ve panik belirtisi göstermediği gibi aksine şaşırtıcı ve insanüstü bir nefsine hâkimiyete ve inceden inceye bir hesapçılığa sahipti. Nikolayevski haklı olarak “30’lu yıllarda ‘Yejovsçina’ girişimini (onun açısından bakılırsa) büyük bir titizlikle uygulamaya koydu. Her şeyin hazırlığını yaptığından ve karşıtlarını beklenmedik bir şekilde derdest edildiğinden hiçbirisi onu anlayamadı. Kendi taraftarlarının pek çoğu da dahil olmak üzere...”[20]

Büyük Terör’ü sarmalayan bilmece politikadan çok uzak seçkin şahsiyetlerde de derin bir ilgi uyandırdı. Boris Pasternak Doktor Jivago romanında kahramanına şunları söyletmektedir: “Ben kolektifleştirmenin yanlış ve başarısız bir tedbir olduğu kanaatindeyim. Ama bu hatayı kabullenmek öyle kolay bir şey değildi. Başarısızlığı kamufle etmek için tüm araçları harekete geçirerek insanların elinden düşünme ve muhakeme yeteneğini almak ve onları kesinlikle var olmayan ve gözlemlere aykırı şeyleri görmeye mecbur etmek gerekiyordu. İşte eşi benzeri olmayan siyasi sertlik, hiçbir zaman gerçekleştirilmeyen bir anayasanın ilanı, seçim ilkelerine göre düzenlenmeyen bir seçim uygulaması; bunların hepsi buradan kaynaklanmaktaydı.”[21]

Bu ifadeler ilk bakışta Troçki’nin defalarca üzerinde durduğu, Büyük Terör’le, zorla kolektifleştirmeden sonra ülkedeki yığınların büyük memnuniyetsizliği arasında bir bağ olduğu ve barbarca temizliğin üstünün sadece propaganda ve maskeleme işlevi gören “dünyanın en demokratik anayasası” liberal dekorasyonuyla örtüldüğü yönündeki görüşleriyle beklenmedik bir uyum içindedir.

Pasternak’ın Yejovsçina trajedisini açıklamasıyla Lenin’in 1921 yılındaki prognozu arasında aşikâr bir yakınlık fark edilmekte. Lenin o zamanlar Sovyet Rusya’nın önündeki alternatiflerle ilgili mülahazalarında, biriken çelişkilerden iki çıkış yolu görüyordu: “10-20 sene köylülükle doğru ilişkiler ve dünya ölçeğinde zafer (büyüyen proleter devrimlerinin gecikmesi halinde bile) güvence altına alınmıştır; aksi takdirde 20‐40 sene Beyaz Muhafızlar’ın terörü altında eziyet. Aut–Aut. Tertium non datur.”[22]

Stalinist klik köylülükle doğru ilişkilerin güvencesini verebilecek bir durumda değildi ve çıkış yolu ararken başvurduğu zorla kolektifleştirmeyle 1928 ile 1933 arasındaki yılların aşırı keskinleşen krizine yol açtı. Sosyalizm yoluna giren dünyanın ilk ülkesi olmuş ve gücünü de göstermiş bir örnek olmak yerine, Lenin’in dünya devriminin ivme kazanmasının en önemli koşullarından biri olarak addettiği bir emsal oluşturmak yerine, Sovyetler Birliği orada ekonomi, sosyal yapı, siyaset ve kültür‐bilim alanında olumsuz bir örnek olarak gözler önünde duruyordu; tarımsal üretimde ve tüketim maddeleri üretiminde belirgin bir gerileyiş, sefalet ve eşitsizlikte artış, totaliter rejimin yerleşmesi ve “sapmış” düşüncelerin, eleştirinin ve ideolojik arayışların baskı altına alınışı. Tüm bu faktörler Stalinistleşmiş Komintern’in hatalı politikasıyla birlikte tam da kapitalist sistemin her şeyi kapsayan dünya çapındaki krizi nedeniyle devrimci işçi hareketinin yükselişi için şimdiye kadarki en uygun koşulların oluştuğu bir tarihsel dönemde diğer ülkelerdeki sosyalist devrimler üzerinde frenleyici bir etkide bulunuyordu.

Özü itibariyle Beyaz Muhafızcı terör Lenin tarafından zikredilen aşağı yukarı 25 yıllık (1928-1953) bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Almanya ve İtalya’daki faşist rejimlerden çok daha fazla komünisti imha eden bu terör, özgül ve Marksistler tarafından öngörülemeyen bir politik biçimde gerçekleşti: Bolşevik Parti’nin içinden, parti adına ve önderlerinin elinden.

Parti kendisini gerçek muhalif unsurlardan temizlediği ölçüde bu terörün okları bürokrasinin iktidarın basamaklarından tırmanarak zirveye ulaşması için Stalin’e yardım eden kesimine yöneldi. Büyük Temizlik’in bu aşamasının toplumsal anlamını Troçki şöyle değerlendiriyordu: “Hâkim tabaka devrimci geçmişi, sosyalizmin ilkelerini, özgürlüğü, eşitliği, kardeşliği, dünya devriminin gerektirdiği çözülmemiş sorunları kendilerine anımsatan kim varsa hepsini içinden atıyor. Bu anlamda temizlik, hâkim tabakanın birliğini güçlendirdi ve aynı zamanda Stalin’in pozisyonunu sağlamlaştırdı.”[23] Hâkim tabakanın yabancı unsurlardan, yani bilinçlerinde Bolşevizmin geleneklerine sadık kalmış olanlardan gaddarca temizlenişi, bürokrasiyle yığınlar arasındaki mesafenin gittikçe daha fazla açılmasını ve parti üyelerinin, ordu komutanlarının, bilim insanlarının ve benzerlerinin entelektüel ve ahlaki düzeylerinin düşmesini beraberinde getirdi. Troçki “kendisini ekonominin, halkın eğitiminin, milli savunmanın ihtiyaçlarına vakfetmiş tüm ilerici ve yaratıcı unsurlar hâkim oligarşiyle kaçınılmaz bir çelişki içine düştüler” tespitini yapmaktaydı. “Bu Çarlık zamanında da böyleydi. Stalin rejiminde de böyle. Ancak bir farkla ki, şimdi bu durum karşılaştırılamaz bir hızla gerçekleşmekte. Ekonomi, kültürel hayat ve ordunun, meselelere önayak olacaklara, bir şeyleri inşa edebileceklere, yaratıcı insanlara gereksinimi vardır. Kremlin’in ise sadık infazcılara, güvenilir ve acımasız aletlere. Bu insan tipleri, aletler ve yaratıcılar, düşmanca karşı karşıya durmaktalar.”[24]

Toplumsal tipolojinin 1936 ile1938 arasındaki Büyük Temizlik yıllarındaki bu yer değiştirişini Stalin’in “kadro politikasının” sonuçlarını gözlemleme olanağına sahip antikomünist yazarlar bile saptamıştı. Örneğin Batıya kaçan ve orada Sovyet eliti konusuyla ilgili uzman haline gelen eski Sovyet aparatçiği M. Voslenski, Büyük Temizlik sürecinde “Marksizmin doğruluğuna ve sosyalist toplumun inşasına inananların” imha edildiğini özellikle vurgulamaktaydı. “İnançlı komünistlerin yerine şeklen ‘komünist’ler toplumun zirvesine oturdu.” 1937 ve onu takip eden yıllardaki aparatçik için “Marksist öğretinin doğruluğu sorunu hiç ilginç değildi, Marksizme inancın yerine Marksist terminolojiyi ve sayısız alıntıları geçirdiler. İktidarı zorlayan Stalinist kariyeristler her ne kadar komünizmin insanlığın aydınlık geleceği olduğuna dair bağıra çağıra yemin etseler de, esasında herkesin yeteneğine göre çalıştığı ve ihtiyacı kadar karşılık aldığı bir toplumun inşası için azıcık bir çaba bile göstermiyorlardı.”[25]

Bu sosyal ortam doğal olarak sonraki nesil içinde uygun bir anda komünizmin açık dönekleri haline gelecek insanları yarattı ve onları yetiştirdi: Gorbaçov, Yeltsin, Yakovlev gibilerinin yanında Sovyetler Birliği’nin yıkıntılarından doğan yeni ülkelerin devlet başkanlarının çoğunu da.

Büyük Temizlik’in politik anlamı ve politik sonuçları daha 30’lu yılların sonunda en ciddi Batılı analizciler tarafından yerinde bir şekilde değerlendirildi. İngiliz Kraliyet Enstitüsü Dış İlişkiler bölümünün 1939 Mart’ındaki raporunda şöyle deniyordu: “Rusya’nın iç evrimi statükodan tamamen memnun olmanın gerektirdiği yeterli ayrıcalıklara sahip yöneticilerden ve memurlardan oluşan bir ‘burjuvazi’nin doğuşuna yönelmekte... Çeşitli temizlik hareketleri, şu andaki durumun değişmesi için ortaya atılan herkesi yok etmeye hizmet eden sürecin bir parçası olarak mütalaa edilebilir. Böyle bir yorum Rusya’daki devrimci dönemin sona erdiği ve bugünkü egemenlerin sadece devrimin kendilerine getirdiği avantajların korunması gayretinde oldukları çıkarsamasına vardırır.”[26] Bu, Stalinist ve post-Stalinist rejimlerin, ülkenin kanını emen ve onun uzun yıllar içinde inşa edilmiş devasa entelektüel potansiyelini alıp götüren Büyük Temizlik’ten yarım asır sonra halen neden öyle ayakta kaldıklarının birçok bakımdan sebeplerini açıklar.

Söylenenlerin ışığında, SSCB’ye hükmeden partide herhangi bir zaman bir kere yönetici pozisyonlarda yer almış Brejnev, Çernenko ve Gorbaçov’a kadar herkesi Bolşevik ve Lenin taraftarları olarak niteleyen günümüzdeki “demokratlar”ın ideolojik manipülasyonlarının ne değerde oldukları kolaylıkla tahmin edilebilir. Affa layık görülenler sadece geçmişte taptıkları her şeyi yakan ve şimdi de yaktıkları her şeye, yani zoolojik antikomünizme tapan parti kodamanlarıdır.

Sovyetler Birliği’nde Büyük Terör konusu 80’li yılların sonuna kadar objektif araştırmalar için tabuydu. Bu problematikle ve ayrıca Stalinizm sorunuyla ilgili Marksist çalışmaların genel olarak eksikliği, en sonunda J. R. Becher’in 50’li yıllarda dile getirdiği prognozun gerçekleşmesine yol açtı: Yakın tarihin can alıcı sorunlarına Marksist bir yorum getirmekteki bu yeteneksizlik, Stalin’in deşifre edilişini “yeni toplum düzenine darbe vurmak ve onu tedricen, yavaş yavaş ortadan kaldırmak için” kullanan çabaları gündeme getirdi.[27] Bu çabalar 80’li yılların sonunda ve 90’lı yılların başında tüm çizgisinde başarıyla taçlandığında öyle de oldu.

Böyle konular resmi Sovyet biliminde tabu olduğu sürece Batılı Sovyetologlar ve Rus muhalifler tarafından –kendi yordamlarınca– ziyadesiyle ele alındı. Bu yazarlardan her birinin olgulara ilişkin çok sayıdaki hatalarını, sağlıksız tespitlerini, gerçeğe ilişkin apaçık tahrifatlarını ve deformasyonlarını kanıtlayabilmek pek de zor değil. Bu asıl olarak iki nedenle açıklanabilir. Birinci olarak, bu yazarların elinin altındaki tarihsel kaynaklar sınırlıydı. R. Conquest’in kapsamlı Büyük Terör araştırması bu şekilde esas olarak Sovyet gazetelerinin ve diğer resmi yayınların analizine dayanıyor ve SSCB’yi terk edebilen bazı kişilerin anımsadıklarına atıfta bulunarak tamamlanıyordu. İkinci nedeni ise Sovyetologlar ve muhaliflerin çoğunun belirli bir sosyal ve siyasi görevi yerine getirmeleriydi; “ütopik” komünizm fikri ve Bolşevik devrimci pratik sonucu bu trajediye varmanın basitçe kaçınılmaz olduğunu kanıtlamak için bu büyük tarihsel trajediyi istismar ediyorlardı. Bu durum ise bu araştırmacıları kendi kavramsal şemalarına ve buna bağlı düşünce çerçevesine aykırı gelen tarihsel kaynakları göz ardı etmeye sevk ediyordu. 1936 ile 1938 yılları arasındaki Moskova Davalarını analiz eden antikomünistlerden hiçbiri, mahkeme salonunda olmamasına rağmen bütün davalarda asıl iddianın kendisine karşı yöneltildiği adamın “ifadelerine” başvurma zahmetine katlanmadı. Örneğin Soljenitsin’in Gulag Takımadaları’nda Troçki’nin çalışmalarına yönelik kesinlikle hiçbir gönderme yoktur. Bu kitap gibi Roy Medvedev’in daha objektif eserleri de Batıda “sözlü tarih” diye tanımlanan bir türe, yani neredeyse sırf tasvir edilen olaylara katılanların anlatılarına dayanan araştırmalar kategorisindendir. Bu arada Soljenitsin, Stalin’in kamplarında yaşayanların kendi elinin altındaki anılarından, çoğu hiçbir zaman yayınlanmadığı için bu durumdan yararlanarak onları oldukça serbest bir şekilde ve istediği gibi yorumluyordu.

Aleni antikomünistler tarafından yayılan masalların yanında “Milli Vatanseverler” denilen kesimden kaynaklanan ve Stalin’e tapınarak onun terör eylemlerini haklı göstermeye çalışıp Ekim Devrimi’ni ve Bolşevizmi reddetmeye kadar varan masallar da vardı. “Perestroyka” ve Yeltsin rejimi yıllarında Sovyet basınının sayfalarını işgal eden böyle bir “dünya görüşü” 60’lı yılların sonundan itibaren belirli Sovyet entelektüel çevrelerinde kristalize oldu. S. Semanov’un 1970’de Molodaja gwardija [Genç Muhafızlar] dergisinde yayınlanan “Nispi ve ebedi değerler üzerine” makalesi bu akımın bir tür ideolojik manifestosu haline geldi. O zamanlar (“Milli Vatanseverler” tarafından “ebedi” “gerçek Rus” değerleri olarak değerlendirilen) “Otokrasi, Ortodoksluk ve halka bağlılık” ideallerine sadakatini açıkça deklare etme imkânına henüz sahip olmayan yazar, “nihilist” 20’li yılları “vatansever” 30’lu yıllarla karşılaştırmakla yetindi.

Semanov şöyle yazıyordu: “Artık vandallara ve nihilistlere karşı mücadelede 30’lu yılların ortasında bir kopuşun gerçekleştiği net bir şekilde görülmektedir. Geriye dönük olarak bu tarihsel dönemin üzerine ne kadar bir küfür bombardımanı yağmıştır!... Bana öyle geliyor ki, biz daha halen o tarihteki devasa değişikliklerin nasıl bir öneme haiz olduğunun herhalde bilincinde değiliz. Bu değişiklikler kültürümüzün gelişmesine ziyadesiyle katkı sağlamıştır.” Semanov zerre kadar sıkılmadan şu iddialarda bulunuyordu: “Ülkede ve toplumdaki muazzam sosyal ilerlemeyi yasal olarak sağlama alan anayasamız karar altına alınır alınmaz Sovyet vatandaşları için kanun önünde genel eşitlik gerçekleşti. Ve bu devasa bir kazanımdı! Ülkemizin tüm dürüst emekçileri artık ve daima homojen ve monolitik bir bütünde birleşmişti.”[28]

Semanov makalesinde “günümüzde vuku bulan toplumsal fenomenleri değerlendirebilmek için en önemli kriteri” de belirtti. Yazara göre bu, “ilgili fenomenin devletimizin sağlamlaşmasına katkıda bulunup bulunmamasına” bağlıydı.[29]

Bu “değerlendirme kriteri”ne dayanan ideoloji “Perestroyka” ve “Reform” yıllarında Nasch sowremennik [Çağdaşımız], Moskwa [Moskova] ve Molodaja gwardija [Genç Muhafız] dergilerinin sayfalarında geniş bir şekilde sunuldu ve yazarları kendilerini “devletçilik savunucuları” (“Gosudarstwenniki”) olarak adlandırdılar. Tarih yayını çerçevesindeki makalelerinde doğası gereği onları Bolşevizme karşı nefret ve Stalin’e hayranlıkla birleştiriyordu. Sonraki evriminde bu düşünce sistemi, kendisini komprador burjuvazinin ve onun siyasi parti taraftarlarının karşısında gören milli burjuvazinin ideolojisine organik olarak entegre oldu. Oluşmakta olan Rus burjuvazinin bu iki fraksiyonu arasındaki 90’lı yıllardaki mücadele tüm diğer ideolojik akımları geri plana itti.

Semanov ve ayrıca çeyrek asır sonra onun ideolojisine bağlanan “uzlaşmaz muhalefet”, Sovyet toplumunun evriminde hangi noktada sosyal, politik ve ideolojik kopuşun gerçekleştiğini tıpatıp yakalamıştı. Ancak bu kopuşun değerlendirilişi onlarda oldukça özel bir karakter taşımaktaydı. Semanov’un mantığına göre Sovyet tarihindeki ilk mutlu yıl “Sovyet vatandaşlarının kanun önündeki genel eşitliği”nin gerçekleştiği ve bu “eşitliğe” paralel olarak toplumun “homojen ve monolitik bir bütün” halinde stabilize olduğu 1937 yılıydı. Fakat böyle bir “eşitlik” A. Tvardovski’nin yazdığı gibi o tarihte sadece GULAG’da gözlemlenebilirdi:

Kimin oğlusun, bir önemi yok artık

Kader herkesi eşitliyor

Baban bakan ya da subay

Kulak ya da papaz

Zengin ya da fakir olsa da[30]

“Devletçilik savunucularından” nispeten küçük akımların temsilcileri bir yana bırakılırsa 70’li yılların muhaliflerinin sahneye çıkış tarihine kadar Sovyet aydınlarının çoğu kabaca “1937” veya “Yejovsçina” diye tanımlanan olguları Ekim Devrimi’nin değil, ülkenin ve halkın trajedisi olarak görüyorlardı.

SBKP’nin 20. Parti Kongresi’nde açığa vurulanlar Sovyetler Birliği’nde neredeyse hiç kimse için tamamen yeni bir ifşaat değildi. Stalin’in zalimliklerinin hem boyutları hem de niteliği milyonlarca Sovyet insanı tarafından bilinmekteydi. Stalinizm yıllarında pek çok kişi, bilinçlerinde rasyonel gerekçelendirmelerden bir zincir oluşturarak, yani –tamamıyla değilse bile kısmen– Stalinist terörü belirli bir politik amaca hizmet açısından haklı göstererek hayatta kalmak için gerekli kendini aldatışlarla canlarını kurtarmışlardı. Bu bağlamda vurgulamak gerekir ki, “Yejovsçina”nın hedeflerinden biri de (ve herhalde onun bir devamı, bir sonucu da) yaşayan insanlar tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan halkın sosyal ve tarihsel hafızasını silmekti. Bolşevizmin yok edilen önderlerinden sonra onların eşleri, çocukları ve en yakın çalışma arkadaşları da ortadan kaldırıldığından etraflarında insansız bir ıssızlık oluşmuştu. Stalinist terörün yarattığı korku Sovyet vatandaşlarının davranışlarında ve bilinçlerinde kuşaklar boyu izler bıraktı ve pek çoğunda yeni doğru dürüst fikirler arama hevesini, çabasını ve yeteneğini alıp götürdü. Kendilerinin ve evlatlarıyla torunlarının refah içinde olmalarını aktif olarak katıldıkları sahtekârlıklara, partiden ihraçlara, kötü muamelelere vb. borçlu olan Stalin döneminin cellâtları ve muhbirleri ise aynı anda kariyer yapmaya devam ediyorlardı.

Mamafih Stalinizmin deşifre edilmesindeki iki dalganın yığınların bilincinde yarattığı değişimin ne kadar ileri bir boyutta olduğu öyle kolay tahmin edilemez. Birincisi 20. Parti Kongresi ve onu takip eden dönem, ikincisi 22. Parti Kongresi ve onu takip eden dönem. İkinci dalga Kruşçev devrildikten hemen sonra Brejnev-Suslov yönetimi tarafından durduruldu. Büyük Terör’ü konu edinen en son edebi eserler, araştırma yazıları ve makaleler SSCB’de 1965 ile 1966 yıllarında yayınlanmıştı.

22. Parti Kongresi’yle Kruşçev’in iktidardan uzaklaştırılması arasındaki kısa tarihsel zaman dilimine “Şestidesyatniki” (“60’lı yılların insanları”) denilen kuşağın nihai oluşumu denk düşer. Bu kuşağın ruhuna hâkim olan sadece Soljenitsin değil, aynı zamanda Politeknik müzedeki meşhur akşam toplantılarında kürsüye çıkan genç şairler kuşağıydı. Sonraki evrimlerinde “Şestidesyatniki”lerin çoğu, düşünsel dejenerasyonun birçok aşamasından geçtikten sonra antikomünizme yöneldiler ve “gençlik günahları” diye eski eserlerini reddettiler. Ancak berbat ve kaba anti-Bolşevik iftiralardan başka bir şey getirmeyen bu yöneliş, Ekim Devrimi ve Bolşevizmin ideallerine bağlılığın hüküm sürdüğü önceki eserlerinin ebedi önemini silip atamaz.

Hemen 60”lı yılların başında A. Vosnesenski, tüm metin boyunca Leninizmi Stalinizmin karşısına koyduğu “Longjumeau” adlı şiirini yazmayı başarmıştı. B. Okucava en iyi şiirlerinden birini şu satırlarla sona erdirmişti:

Ama eğer bir zaman gelir de,

korunmayı başaramazsam aniden

yerküreyi sarsan ve çatırdatan,

şimdi yeni bir muharebe kudurduğundan;

öleceğim uzun yıllar önceki

iç savaşta,

miğferi ve çizmeleriyle bir komiser, eğilmiş üstüme, suskun.[31]

Hatta Soljenitsin 60’lı yıllarda anti-Stalinist ama hiç de antikomünist olmayan romanları Kanser Koğuşu ve İlk Çember’i (her ne kadar bu ikinci romanın yurtdışında yayınlanan versiyonu, Samizdat* ortamında elden ele dolaşan ve Novyj mir [Yeni Dünya] dergisinde yayınlanması için düşünülmüş metinden ideolojik yönelimi bakımından farklılık arz etse de) yazmıştı.

Düşünen insanlar, ortamın yumuşadığı en iyi yıllarda bile, Stalinizmin cinayetleri üzerine yayınlanan ve müsaade edilen hakikatin yarım yamalak olduğunun farkındaydılar. Bu kitabın yazarı 50’li yıllarda kişisel görüşmelerde Büyük Terör’le ilgili tüm gerçekliğin en erken 100 yıl sonra bilinebileceği kanaatiyle defalarca karşılaşmıştır.

Hatta Kruşçev’in yerine geçen Brejnev kliği için, havadaki yumuşamanın son yıllarında ağırlık kazanan Büyük Terör’le ilgili yorum tehlikeli görünüyordu. O nedenle bu klik bu konunun görüşülmesini ve konuya ilişkin materyallerin edebi ve tarihi literatürde işlenmesini tabulaştırdı.

Tabii ki 30’lu yıllardaki olayların tanıkları anılarını yazmaya, yazarlar, bilim insanları ve basın çalışanları bu konulardaki çalışmalarına devam ettiler. 1937 yılının açtığı yara henüz o kadar açık ve Stalin terörü hakkındaki anıların acısı henüz o kadar şiddetliydi ki, birçok mükemmel edebiyatçı ve anı yazarı yıllarca, sonunda “çekmeceleri” boylayan, yani az çok yakın bir tarihte yayınlanması umudu hiç olmayan eserler için çalışmalar yapmışlardı. Buna rağmen SSCB’de resmi olarak yayınlanması yasak olan Samizdat içinde, geniş kapsamda anılar ve edebi yapıtlar daha 60’lı yılların sonunda ortalıkta dolaşıyordu. Ondan sonra Sovyet yazarlarının birçoğu eserlerini yayınlanmak üzere yurt dışına göndermeye başladılar.

Stalin’in yaptığı baskılar konusuna resmi Sovyet basınında ancak 1986 yılından itibaren yeniden dönüldü. Ancak 50’li ve 60’lı yıllarda olduğu gibi şimdi de bu konuya resmi olarak yönelme onayı hiç de başlı başına tarihsel gerçekliği yeniden inşa etme ve Stalinizm urundan kurtulma çabasıyla dikte edilmiyordu. Her iki “Kruşçevci” açığa çıkarma dalgası, genelinde Molotov, Kaganoviç ve Malenkov’un “Parti karşıtı grubuna” yönelik mücadeledeki mülahazalardan kaynaklanırken, “Perestroyka” dalgası da başka konjonktürel hesaplardan doğmuştu: Kamuoyunun dikkati had safhada övülen “Perestroyka”nın apaçık başarısızlıklarından uzaklaştırılarak yeni kuşak parti önderlerinin sorumluluk taşımadığı geçmişin trajik olaylarına yöneltilmeliydi.

“Glasnost” hamlesiyle birdenbire yatağından taşan ifşaat seli ilk zamanlar o kadar şiddetliydi ki, kamuoyu 1987-1989 yıllarında hemen hemen tamamen Stalin zamanı Sovyet tarihinin problemleriyle meşgul olmak zorunda kalmıştı. İşte bu durum, neden dolayı aniden çok daha fazla gazeteye abone olunduğunu ve arkasından da, Stalin’in cinayetleri üzerine devamlı yeni çalışmaları yayınlayan kitlesel gazetelerle edebi ve toplumsal-siyasi dergilerin tirajlarındaki belirgin yukarıya tırmanışı büyük ölçüde açıklar.

Ancak büyük bir hızla kendini belli etti ki, Büyük Terör ve Stalinizm konuları birçok yazar ve basın organı tarafından sosyalizm fikrine leke sürmek ve onu aşağılamak için ele alınmaktaydı. Bu antikomünist, anti-Bolşevik hareket tarzı tarihe ait bir dizi masalı ortalığa salan Batılı Sovyetologların ve Sovyet muhaliflerin faaliyetleri aracılığıyla 60’lı yıllardan 80’li yıllara kadar birçok bakımdan hazırlanmıştı.

Tarihsel masalların oluşturulması daima gerici güçlerin başlıca ideolojik araçlarındandı. Ancak şimdiki dönemde tarihsel masallar, kendilerini bilim olarak sunmak zorundaydılar ve dayanacakları sahte bilimsel argümanlar bulunmalıydı. 80’li yılların sonunda Sovyet iktidarının ilk on yıllık dönemlerine ait masallar Sovyet basınında ikinci kez hayata kavuştu. Bunlardan bir tanesi fiilen 1936’daki Stalinci versiyonu tekrarlıyordu. Buna göre Troçki ve “Troçkistler”in Stalinizme karşı mücadelesini belirleyen şey güya salt iktidar hırsıymış. Bu masala göre, “Troçkizm”in politik doktrini özünde “genel çizgi”den pek farklı değildi ve eğer parti içi mücadelede muhalefet kazansaydı, politikası prensip olarak Stalin’inkinden ayırt edilemeyecekti.

Çıkış yeri ilk Rus mültecilerinin ideologlarıyla 20’li ve 30’lu yıllardaki komünizm dönekleri içinde aranması gereken diğer masallar, Rus devriminin kahramanlık yıllarını itibardan düşürmeye ve lekelemeye yönelikti. Kapitalizmin SSCB’de yeniden inşasında ideolojik olarak yolu açmak için yığınların bilincindeki hatırı sayılır bir tabakayı kazımak ve milyonlarca Sovyet insanının bilincinde büyüklüğü ve kahramanlığı çağrıştıran Ekim Devrimi ve iç savaş gibi olayların yorumunda artıları eksilerle değiştirmek gerekiyordu. Takriben 1990’dan itibaren tarihi geçmişimizin eleştirisindeki ifşaatların ağırlık noktasının Stalinizm döneminden Ekim Devrimi’nden sonraki ilk yıllara kayması tesadüf değildir. Gerek “demokratlar”ın, gerekse de “Milli Vatanseverler”in yapıtlarındaki en büyük küfür, yarı yarıya unutulmuş olup beklenmedik bir şekilde yeniden ortaya çıkan ama aslında sonraki yıllarda da dejenere olmayan partinin Lenin kuşağı ve o dönemin üyeleri için bütünüyle haklı olarak kullanılabilecek olan “Bolşevik” kavramıydı sadece.

Bu masalın oluşumuna, “Yejovsçina”nın “Bolşevik terör”ün sadece bir akımı olduğunu, iç savaşın, kolektifleştirmenin ve savaş sonrası yıllardaki baskıların daha az korkunç olmadığını, aynı türden olduklarını Gulag Takımadaları kitabında iddia eden Soljenitsin azımsanamayacak bir katkı sağlamıştır.

Ancak halkın apaçık sınıf düşmanlarına ve iyi silahlanmış komploculara karşı, cepheyle cephe gerisinin birbirine karıştığı iç savaş esnasındaki mücadelesinin kaçınılmaz olduğu ve bunun hâkim bürokrasinin ülke halkının büyük çoğunluğunu oluşturan köylülere (ve tam da böyle bir mücadele vesilesiyle “topyekûn kolektifleştirme” ve “kulakların sınıf olarak ortadan kaldırılması” eğilimi gelişmişti) karşı mücadeleden epeyce farklı bir durum olduğu tartışma götürmez. Ayrıca zorla kolektifleştirmeye karşı silahlı ayaklanmalarla (1928-1933 yıllarında devamlı böyle isyanlar olmuştu) reaksiyon gösteren köylülere karşı mücadele, çoğunluğu itibariyle sosyalizm idealine ve davasına bağlı silahsız insanların imhasından da epeyce farklı bir şeydi. Savaşın son yıllarındaki baskılara gelince, bunlar sadece suçsuz insanlara değil, aynı zamanda çetelerin binlerce işbirlikçilerine ve mensuplarına yönelikti (Faşist işgalden kurtulan tüm Batı ülkelerinde de o zamanlar Hitler’in yardakçılarına karşı aynı şekilde ağır cezalar uygulanmıştı).

Eğer Ekim Devrimi ve 1918-1920 yıllarındaki İç Savaş hedefine ulaşsaydı, önyargısız her insan verilen kurbanları mazur görecekti –aynı bugün bir Amerikalının 18. ve 19. yüzyıldaki devrimci savaşlarda verilmek zorunda kalınan kurbanları haklı görmesi gibi. Ancak SSCB’de Sovyet iktidarının zaferini getiren iç savaştan birkaç yıl sonra köylülere karşı, nesnel sınıfsal zıtlıklardan değil, daha ziyade Stalin önderliğinin yanlış politikasından kaynaklanan fiilen yeni bir iç savaş başladı. Hâkim bürokrasi eşzamanlı olarak, komünist muhalefete karşı, sonunda 1936-1938 Büyük Terör’üne varan birçok küçük iç savaş daha açtı.

O halde Sovyet toplumunun tarihinde bir değil, karakterleri ve getirdikleri bakımından prensip olarak birbirinden farklı en azından üç iç savaşla karşı karşıyayız. 1918-1920 iç savaşı, ülkeyi Şubat devriminden sonra gittikçe daha ilerleyen sarsıntılı, anarşik ve kaotik durumdan çıkardı (Hatta bu olgu, Bolşeviklere karşı iyi niyet beslemeyen Berdyayev ve Denikin gibi şahıslarca da kabul görmüştür). 1928-1933 iç savaşı, köylülere “boyun eğdirerek” sonuçlansa bile, esasen SSCB’yi zayıf düşüren bir savaştı. “Yejovsçina”, Ekim Devrimi’nin kazanımlarının korunması ve sağlamlaştırılması için mücadele eden Bolşevik-Leninistlere karşı önleyici bir iç savaştı. SSCB’deki bu son iç savaş (“Perestroyka”yı sona erdiren ve günümüzde halen devam eden “sinsi iç savaş”a kadarki dönem), 1918-1920 İç Savaşı’ndan ve hepsi bir arada tüm önceki ve sonraki Stalinci baskılardan daha fazla can aldı.

Büyük tarihsel olayların özünün anlaşılabilmesine, bilindiği üzere tarihi analojiler yardımcı olurlar. 1918-1920 İç Savaşı başka ülkelerdeki iç savaşlarla karşılaştırılabilir, özellikle de 19. yüzyılın 60’lı yıllarındaki Amerikan İç Savaşı’yla. Troçki bu savaşlar arasında o kadar ortak yan bulmaktaydı ki, onları karşılaştırmak istediği bir kitap yazmaya bile niyetlenmişti. İsyankâr köylülüğe karşı zorla kolektifleştirme yıllarındaki mücadele, Fransa’nın devrimci ordularının “Vendee”lere karşı savaşını anımsatmaktaydı.

Ancak “1937”, “Yejovsçina”, “Büyük Terör” ve “Büyük Temizlik” kavramlarıyla tanımlanan olayın önceki tarihte bir benzeri bulunamaz. Benzeri olaylar sadece İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendisine sosyalist diyen başka ülkelerde gözlemlenebilir. Burada ilk olarak, hiçbir “Halk Demokrasisi” ülkesinin azade olmadığı, Moskova’dan tertiplenen, hâkim komünist partilerin yaptığı temizlikler sayılmalıdır. İkinci olarak da, Sovyetler Birliği veçhesinden herhangi bir baskı olmaksızın ortaya çıkan Çin’deki “Kültür Devrimi” sayılabilir. “Yejovsçina” gibi sosyalist devrimin zaferinden 20 sene sonra başlayan “Kültür Devrimi”, her sosyalist ülkenin kitlesel devlet terörü aşamasından geçmesinin kaçınılmaz olduğu gibi bir anlayış yarattı.

SSCB’deki “Büyük Temizlik”le “Kültür Devrimi”, terörün uygulanış biçimi bakımından çok belirgin bir şekilde birbirlerinden ayrılırlar. Çin’de terör, yığınların, özellikle gençliğin “iktidarla donatılmış ve kapitalist yola yönelmişler”in davranışına karşı kendiliğinden kızgınlığının alevlenmesi olarak sahneye konmuştu. “Kültür devriminin” üst düzeydeki parti ve devlet görevlilerini de içeren kurbanlarına yönelik kötü muamele, dayak ve zorun diğer biçimleri, silahsız insanlar üzerindeki iktidarları yüzünden adeta akıllarını yitirmiş, her şeyi yapmaya yetkili “Hong Wei-Bing”in* elleriyle, ortalıkta, büyük halk yığınlarının gözleri önünde gerçekleşiyordu. Öyleyse “Hong Wei-Bing”, kanlı eylemlerini hapishanelerin işkence odalarında gerçekleştiren Stalin’in engizisyoncularıyla değil, daha ziyade Hitler’in fırtına birlikleriyle karşılaştırılabilir.

Büyük Terör’ün “halk düşmanları”nın açık infazı biçiminde de uygulanmasının mümkün olduğunu teslim eden Troçki, Stalin’in bu “Asyalı gaddar” metot karşısında, baskıların gerek boyutlarını, gerekse de vahşi biçimlerini halktan saklayarak kurbanlarını temizlemeyi tercih ettiğini saptamıştır. “Stalin bürokrasisi için” diye yazmaktaydı Troçki, “halkın hiddetini organize etmek hiçbir zahmet gerektirmezdi. Ama buna ihtiyaçları yoktu, tersine her ne kadar yukarıdan keyfi olarak belirlense de, böyle davranışları kamu düzeni için tehlikeli addediyorlardı. Hapishanelerdeki kötü muameleler, cinayetler; tüm bunların hepsini Kremlin Termidorcuları inceden inceye planlanmış bir şekilde GPU ve organları aracılığıyla uygulayabilirlerdi... Ulusun tüm maddi araçları ve güçlerini elinde toplayan rejimin totaliter karakteri sayesinde bu mümkündü.”[32]

1937 yılı, tarihsel hadiselerin gidişatını yıllar ve on yıllar önceden belirledi. Hatta bu yılı Ekim Devrimi’ne göre çok daha büyük bir boyutta “kader belirleyici” olarak adlandırabiliriz.  (Karmakarışık ve sistemsiz vuku bulan “Perestroyka dönemi” fiillerini “kader belirleyici” diye tanımlayan Gorbaçov tarafından bu sıfat oldukça banallaştırılmasına rağmen, burada yerine oturmakta). Ekim Devrimi olmasaydı** sosyalist devrimler, kapitalizmin çelişkilerinin 20’li yıllardan 40’lı yıllara kadar aşırı keskinleşmesi sonucu bir süre sonra Rusya’da veya diğer daha gelişmiş ülkelerde patlak verecekti. O esnada, devrimci güçler Stalinistleştirilmiş komünist partiler tarafından engellenmediklerinden, demoralize edilmediklerinden ve zayıflatılmadıklarından, devrimci süreç gerçekleşen duruma kıyasla daha başarılı bir gelişim gösterebilirdi.

1937 yılı derin trajik bir anlamda “kader belirleyici” oldu. SSCB’de ve tüm dünyadaki komünist harekete, halen bugüne kadar altından kalkamadığı kayıplar verdirdi.

1937 trajedisi, ona genellikle atfedildiği kadar derin bir anlamı aslında olmayan alışılagelmiş “her devrim çocuklarını yer” aforizmasıyla açıklanamaz. Amerika’daki burjuva devrimleri hiç de çocuklarını yemediler ve önderleri tarafından belirlenen hedeflere ulaştılar. Ekim Devrimi de, ona eşlik eden iç savaşla birlikte çocuklarını yemedi. Düşman aracılığıyla yaşamını yitirenler haricinde onun tüm örgütçüleri bu kahramanlık dönemini hayatta kalarak geçirdiler. Halk devrimine önderlik eden Bolşevik kuşağın imhası, daha erken değil, zaferlerinden 20 sene sonra geldi.

Başka araştırmalarda yeteri kadar aydınlatılmış konulara bu kitapta daha fazla girmeyeceğim: Soruşturma sırasında fiziki işkenceye başvuruluşu; Stalin’in kamplarındaki genel yaşam koşulları ve benzerleri gibi. Burada, günümüze kadar birçok bakımdan muamma olarak kalmış Büyük Terör’ün bazı veçhelerine dikkat çekilecektir: Barış zamanında böyle büyük bir sayıda insanın yok edilmesi nasıl mümkün olabildi? Hâkim tabaka, Büyük Temizlik’in alevleri içinde hemen hemen topyekûn imha edilmesine neden müsaade etti? Partide terörü önlemek isteyen güçler yok muydu?

Bu görev tespitine uygun olarak elinizdeki kitap ilk teşhir davası ile başlayıp (Ağustos 1936) 1937 Haziran’ındaki MK Plenumu ile sona eren bir zaman dilimini kapsayacaktır.

Somut tarihsel materyallerin sunumundan önce bu kitabın anlayışının özet halinde sunumu amaca uygun görünüyor. Böylelikle okur, öne sürülen tarihsel olgular üzerine düşünürken ve onlar hakkında bir yargıda bulunurken bu anlayışın özet doğruluğunu gözden geçirme olanağına sahip olacaktır.

Ekim Devrimi dünya sosyalist devriminin ayrılmaz bir parçası olarak öyle güçlü bir tarihsel olaydı ki, arkasından gelen bürokratik reaksiyon da (Stalinizm) tarihte hiç var olmamış yoğunlukta yalan ve baskıları yaratan aynı şekilde abidevi bir karakter kazanmıştır. Ekim Devrimi prensipleri ve ideallerinin Stalinizm tarafından tahkiri SSCB’de ve yurt dışında, Marksist teoriye ve Bolşevizmin devrimci geleneklerine bağlı kalan politik güçlerden gelen şiddetli, kahramanca bir direnişi doğurdu. İşte bu direnişin sindirilmesi için, boyutları ve vahşeti bakımından tarihte eşi benzeri bulunmayan bir teröre ihtiyaç vardı.

Antikomünistler bu trajik diyalektiği küçümsemektedirler. Bu da onların Büyük Terör’ü, güya bizzat kendilerinin imhasını da içeren anlamsız bir şiddet arzusuyla malul Bolşeviklerin “şeytani” mizacından kaynaklanan irrasyonel bir fenomen olarak yorumlamalarına yol açmaktadır.

Henüz tam kapsamıyla olmasa da, Sovyet arşivlerindeki malzemeye son yıllardaki ulaşılabilirlik, keza çok sayıda yeni anıların yayınlanışı, elinizdeki kitap yazarının, Büyük Terör’ün ortaya çıkış ve hızla yayılış mekanizmasını inceleme ve bu kitlesel terörü mümkün kılan ve başarılı olmasını sağlayan sebepleri açığa çıkarma görevini kolaylaştırmıştır.

Yazar, bu araştırma görevini, artık böyle bir şeye gerek kalmayacak bir düzeyde yerine getirmiş olmadığının farkındadır. Çoğalan ve gittikçe de artan arşiv materyalinin yayınlanmasına rağmen 1937 yılındaki birçok olayın aydınlatılmasında halen büyük boşluklar kalmıştır. Yazarın Stalinci amalgamın öğelerini birbirinden ayırmayı, gerçekten olanla Stalin ve engizisyoncularının kafalarında planladıklarını ayırt etmeyi analizleriyle mümkün kılabilecek soruşturma dosyalarına ulaşma şansı yoktur. Kaynakların eksikliği nedeniyle yazarın bazı mülahazaları, sonraki çalışmalarında daha kapsamlı olarak gerekçelendirmeyi umut ettiği tarihsel hipotezlerdir. Yazar, bu hipotezleri, yeni materyaller ve mülahazalar temelinde nüanslarda güçlendirmek, somutlaştırmak ya da yalanlamak için kendisine yardımcı olacak okurlara şimdiden teşekkür eder.

* * *

Bu kitap için materyallerin toplanması esnasında “Alternatif var mıydı?” serisinde yer alan önceki ciltlerin okurlarından büyük bir yardım gördük. Yazar, M. V. Goloviznin, T. İ. İsayeva-Voronskaya, J. W. Primakov, R. A. Medvedev (Moskova), S. Samulenkov (Riga), Michel Le Hevel (Paris), Frederic Choate (San Francisco), Felix Kreisel (Boston) ve Frank Goodvin’e (Los Angeles) teşekkürlerini iletir.

10. ve 52. bölümler N. F. Naumova’nın, 14. ve 55. bölümler M. V. Goloviznin’in katılımıyla yazılmıştır.

Dipnotlar

[1] B. Brecht, Gesammelte Werke in acht Bänden, Bd. VIII, Schriqen 2, Frankfurt/Main 1967, s. 882.

[2] Literaturnaja gazeta, 27. 07. 1988, russ.

[3] Dokumente aus dem Jahre 1956. Berlin 1990, s. 62.

[4] Age., s. 65.

[5] Age., s. 79-80.

[6] Voprosy istorii, 6–7/1992, s. 83.

[7] Age., s. 87.

[8] Voprosy isterii, 2‐3/1992, s. 76.

[9] Voprosy isterii, 12/1991, s. 62‐63.

[10] Voprosy isterii, 2-3/1992, s. 76, 80.

[11] Age., s. 79.

[12] Ayrıca bkz. Velikaja Otečestvennaja vojna Sevetskogo Sojuza. 1941-1945. Kratkaja istorija. Moskau 1965, s. 39.

* Çevirmenin notu: Büyük Terör döneminin, NKVD şefi Nikolay Yejov’un adına atıfla halk dilindeki tanımlanışı.

[13] N. V. Valentinov: Naslendniki Lenina. Moskau 1991, s. 215-216.

[14] Age., s. 215.

[15] Age., s. 214.

[16] Age., s. 216.

[17] Age., s. 218-219, 223.

[18] F. Čujev: Sto sorok besed s Molotovym. Moskau 1990, s. 474.

[19] Swetlana Allilujewa: Das erste Jahr. Wien‐München‐Zürich 1969, s. 160, 131, 142.

[20] Valentinov, s. 219.

[21] B. Pasternak, Doktor Schiwago, Frankfurt/Main 1958, s. 601.

[22] V. I. Lenin: Warke. Berlin 1961, Band 32, s. 335.

[23] Leo Trotzki: Stalins Verbrechen. Berlin 1990, s. 326.

[24] Bjulleten’ oppozicii, 68‐69/1938.

[25] Michael Voslensky: Nomenklatura. Wien-München-Zürich-Innsbruck 1980, s. 149‐151.

[26] Alıntı: Trotzki, Leo. Schriqen 1. Sowjetgesellschaq und stalinistische Diktatur. Band 1.2 (1936–1940). Hamburg: Rasch und Röhring, 1988. s. 1320.

[27] Literaturnaja gazeta, 27.07.1988.

[28] Molodaja gvardija, 8/1970, s. 319.

[29] Age, s. 317.

[30] A. Tvardovskij: Pomey. Moskau 1988, s. 325.

[31] B. Okudžava: Stichotvorenija. Moskau 1984, s. 11‐12.

** Çevirmenin notu: Stalinist rejimlerde devlet tarafından yasaklanan eserlerin gizlice kopyalanıp elden ele dağıtılması.

*** Çevirmenin notu: Kızıl Muhafızların Çince karşılığı.

[32] L. D. Trockij: Stalin. T. II. Moskau 1990, s. 215-216.

**** Troçki’nin saptadığı gibi, bazı tesadüfler gerçekleşseydi böyle bir tarihsel seyir mümkün olabilirdi: Örneğin, otoritesi sayesinde birçok önde gelen parti görevlisinin sosyalist devrim yönelişine karşı direncini başarıyla kıran Lenin 1917 Ekim’inde Petrograd’da olmasaydı...

Loading